Yardımcı Yan Menu
Sosyal Eklentiler

İslamiyet öncesi türk edebiyatı konu özeti

  • yönetim
  • | 23.10.2019 11:41
  • | türk kültürü, genel özellikleri, türk devletleri

I. İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK KÜLTÜRÜ

İslamiyetten önceki Türk edebiyatı, çok eski tarihlerden başlayarak 11. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu edebiyatın oluştuğu coğrafi bölge ise kesin sınırlarla çizilememekle birlikte, dönemin sanat ve edebiyat ürünleri, Türklerin ana yurdu olan Orta Asya'da oluşmuştur. Bu nedenle bu dönem edebiyatına Asya-Orta Asya edebiyatı veya edebiyatları da diyebiliriz.

Orta Asya'daki Türk devletleri, devletlerin yönetim şekli, sosyal yaşam, dini inançlar, toplumların dünya görüşleri ve dilleri yaratılan eserlere de yansımış, edebiyat ürünleri bu özelliklere göre şekillenmiştir. Dönemin ürünlerini anlamak ve yorumlayabilmek için Türlerle ilgili bazı bilgiler verelim.

A. Türklerin Yaşadıkları Coğrafya

Türklerin ana yurdu Orta Asya'nın batısı olup Tanrı Dağları'ın etekleridir. Moğolistan'ı da içine alan geniş bozkırlardır. Bu bölgenin iklimi sert, nüfusu seyrektir. Türkler bu bozkırlarda küçük boylar halinde göçebe bir yaşam sürmüştür. Bu iklim koşulları ve yayla - bozkır yaşamı, Türkleri az konuşan, ciddi, sert, kuvvetli ve cesur yapmıştır. Bu karakteristik özellikleri de savaş, kahramanlık ve bozkır - yayla konulu ürünler vermelerini sağlamıştır.

B. Türklerin Sosyal Durumu

Bozkır iklimi, sürekli tarım düzenine elverişli olmadığı için göçebe olan Türkler, gezginci bir yaşam sürmüş, çadırlarda yaşamıştır. Hayvancılıkla uğraşmışlar, yazın yaylalara çıkıp kışın kışlaklarına çekilmişlerdir. Bu hayat tarzı, sürekli savaş hazırlığı içinde, her türlü sürprize hazır olmalarını zorunlu kılmış, bu da Türkleri disiplinli, atik, ileri görüşlü yapmıştır. Sürekli hareket halinde olan yaşamları, onların belli bir bölgeye yerleşmelerini, orayı vatan olarak kabul etmelerini engellemiştir.

Türk boyları yaptıkları akınlarla çeşitli toprakları almışlarsa da buraya bir süreliğine yerleşip ekip biçmişler, bu toprakları savunmuşlar, coğrafi şartlar değişince orayı bırakıp yeni akınlar ve fetihlere yönelmişlerdir. Bu durum da Türklerin hem geniş bir coğrafyada varlık göstermelerini sağlamış hem de yerleşik hayata geçmelerini geciktirmiştir.

Batılı bilginler Türklerin medeniyetine "atlı kültür" adını vermiştir. Bu da atın Türk hayatındaki önemini gösterir. Türk devlet teşkilatının düzen ve iletişimini sağlayan atları, Türkler evcilleştirmiştir. Yaşamları at üstünde geçmiştir.

Türklerde her eşya ve sanat eseri göçebe yaşam tarzına uygun ayarlanmıştır. Kolay taşınabilir, yükte hafif olanlar seçilip yapılmıştır. Sanat eserleri de doğal olarak büyük binalar, heykeller değil; işlemeli kılıç kabzaları, kemerler, tokalar, altın veya tunçtan yapılan biblolardan oluşmuştur.

Bu dönemde kadınla erkek eşit olarak kabul edilmiş, Hakan gibi Hatun da ülkede sözü geçen biri kabul edilmiştir. Türklerde aile kutsal kabul edilmiş, evlilik birbirine denk kimseler arasında gerçekleşmiştir. Tüm bu özellikler dönemin eserlerine bire bir yansımış, destan ve koşuklardan bunlara ait birçok bilgi saptanmıştır. Ayrıca Türklerin diğer uluslara göre daha çok doğal destana sahip olmaları da geniş bir coğrafya içinde birçok devlet kurup yıkmalarıyla açıklanabilir.

C. Türklerde Devlet Yapısı

Türklerin göçebe hayatına uygun bir devlet düzeni vardır. Çünkü Türkler ihtiyaçlarını değiş - tokuş yoluyla sağlayamazsa savaşla karşılamak zorundadır. Bu da Türklerin savaş zamanı birleşerek güçlü olmalarını gerekli kılmıştır. Bu nedenle küçük boyların reisleri, büyük ve nüfuzlu beylere uyruk olmuş, onlar da büyük bir Hakana bağlanarak adem-i merkeziyet tipinde Türk devletleri meydana getirmişlerdir. Hakan, milletini mutlak bir şekilde idare etmiş, yanında da boy reislerinden ve şehzadelerden kurulmuş bir meclis bulundurmuştur.

Hakanlar milletini her türlü tehlikeye karşı koruyan, öngörü sahibi kudretli insanlardır. Onun emirlerine itaat etmek en önemli noktadır. O dönemin bir atasözü de bu durumu vurgulayarak "Toprağın dengesini dağlar, milletin düzenini beyler temin eder." demiştir. Eski Türk destanlarında Kağan ya da Hakanların çok güçlü ve olağanüstü nitelikler taşıyan insanlar olarak anlatılmasının nedeni de budur.

D. Türklerde Dini İnançlar

Şamanizm : İslamlık'tan önce Türkler arasında doğmuş, gelişmiş, bazı yabancı etkilerle birlikte daha çok Türk mitolojisine dayalı inanç manzarası göstermiş bir din sayılmaktadır. Şamanizmde Şaman (Kam) denilen rahipler, büyük tanrı "Ülgen"e kurbanlar sunarak ve ayinlerde dua ederek ruhları cehennemden kurtararak "gök"e ulaştırır ve huzura erdirir inancı vardır. Şamanlığa göre dünya, yerin üstünde dokuz kat gök ve yerin altında dokuz kat (cehennem) tan oluşmuştur. Göğün en üst katında Ay'ı ve Güneş'i yaratan Tanrı Ülgen oturur. Ülgen, ışık ve aydınlık demektir, şimşekleri, yıldırımları ve yaratma gücünü elinde tutar, ruhlara huzur bağışlar.

Yer altı (cehennem) ise kötü ruhların barınağıdır. Bu dokuz kat yer, "Erlik" adındaki kötülük tanrısının buyruğundadır. İnsanlara her türlü felaket ondan gelir; istediği kurban verilmeyince bütün hastalık ve afetleri insanların başına sarar.

Budizm : M.Ö. 5. yüzyılda, Hindistan'da Budha tarafından kurulmuş, inançtan çok derin bir felsefeyi andıran dindir, çünkü bu dinin tanrısı yoktur. Yalnız "Nirvana" denilen bir kavrama ulaşmak vardır. Budha'ya göre yaşam acı ve ıstıraplardan oluşmuştur. Bu ıstırapların nedeni insanların ihtiraslarıdır. Bu dünyanın sevinci ve kederi boş kuruntulardır. Her şey değişkendir. Değişmeyen, bozulmayan edebî ülke Nirvana'dır. İnsanların hırslarını yenerek Nirvana'ya ulaşması için "sekiz katlı yol" gerekir. Bunlar, doğru iman, doğru karar, doğru iş, doğru söz, doğru yaşama, doğru çalışma, doğru düşünme ve doğru kontroldür. Bunları yapabilen kişi her türlü kötülük ve olumsuzluktan kurtulur.

Mani dini : M.S. 215'te "Mani" tarafından kurulmuştur. Budizm, Hıristiyanlık, Musevilik, Zerdüştlük gibi yaygın dinlerin kaynaştırılmasından oluşmuştur. Maniheizm'in esası, hayrı temsil eden tanrı (ışık) ile karanlığı temsil eden tanrının (şeytan, karanlık) mücadelesine dayanır. İnsanda ruh, ışığın; beden ise karanlığın timsalidir. Sürekli devam eden bu savaşta, ışık karanlığı mutlaka yenecektir. İnsanın insan olabilmesi, yükselebilmesi de ruhunun bedene üstün gelmesine bağlıdır. Manihezim'de insanın ruhça yükselebilmesi için az yemesi, az uyuması, az rahat etmesi gerekir. Et ve yağ yemek; süt ve şarap içmek yasaktır. Manihezim insanlara barışı, iyiliği ve hareketsizliği emreder.

Şamanizm daha çok Göktürkler arasında yaygın bir dindir. Uygurlar, Kırgızlar ve Başkırtlar arasında da yer yer görülmüştür. Göktürlere ait edebi eserlerde Şamanlığın özelliklerine ve ritüellerine çok sık rastlanır.

Budizm inancı, Uygurlar devrinde çok sayıda edebi eserin meydana getirilmesini sağlamıştır. Mani dini, Uygur devrine birçok zarif minyatür, manzum ve nesir parçalar kazandırmıştır.

II. TARİH BOYUNCA TÜRKLER

Türk ırkının tarihini bilindiği kadarıyla şöyle sıralayabiliriz:

Sakalar : Tarihte bilinen en eski Türkler Sakalardır. Bunların varlığı M.Ö. 7. asırda başlar. Sakalar çağından Alp Er Tunga ve Şu adlı iki ünlü efsane kalmıştır. Hatta Saka Türklerini tarihten çok bu efsanelerden tanıyoruz. Saka devletinin Hun devleti tarafından yıkılmış olduğu sanılmaktadır.

Hunlar (Kunlar) : M.Ö. 3. yüzyıl ile M.S. 2. yüzyıl arasında birbirini takip eden üç Hun imparatorluğu mevcuttur: Asya Hunları, Avrupa Hunları ve Ortadoğu Hunları (Akhunlar). Bunlardan asıl konumuz Asya Hunları'dır. Bunlar Türk tarihinin çok eski ve önemli bir bölümünü oluşturmuş, bilinen ilk büyük Türk devletini kurmuşlardır.

Oğuz Kağan efsanesindeki Oğuz Han'ın hayatı ile Hunların büyük hükümdarı Mete arasında büyük benzerlikler tespit edilmiştir.

Göktürkler (552 - 745) : Tarihimizde Türk adını taşıyan ilk devlettir. Göktürkler dil ve edebiyat yönünden büyük bir gelişme ve yerleşme çağını temsil etmiştir. Türk dili ve alfabesiyle yazılı ilk anıtlar Göktürklerden kalmıştır. Bu anıtlar sayesinde Türk dili ve milleti belgelenebilmiş, sağlam kanıtlara dayanan Türk tarihi de bu devirden başlatılabilmiştir. Bozkurt ve Ergenekon efsaneleri de Göktürklerin ilk dönemlerinde yaratılmıştır.

Uygurlar (745 - 840) : Uygurlar, Asya Hunlarının soyundan gelmiştir. Tarih içinde devlet, kültür ve medeniyet yönünden Göktürklerin yerini almışlardır. Uygurlar, komşuları ile yakın ilişkileri yüzünden katıksız olan Türk kültürünü yabancı etkilere açmışlar, dil, din ve sanatta Çin, Hint ve Bizans'tan etkilenmişlerdir. Ünlü İpek Yolu'nun bu ülkeden geçmesi, Uygurları yalnız mal değil, kültür, sanat ve medeniyet taşıyıcısı da yapmıştır.

Uygurlar, yerleşik hayata geçen ilk Türkler olmuşlardır. Uygurların parlak medeniyeti kitaplarda, resim ve minyatürlerde, heykeller ve biblolarda açıkça görülmüştür.

Ayrıca dünyadaki ilk baskı harfleri Uygur alfabesine göre oyulmuştur. Uygurların birçok edebi eserinin yanında "Türeyiş" ve "Göç" adlı iki destanı da bulunmaktadır. Ayrıca bu devirde başka destanlarının olduğu, fakat bunların zaman içinde kaybolduğu da bilinmektedir.

III. İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ

  • Orta Asya'da yaşayan Türk toplulukları Çin, Hint, İran gibi yerleşik uygarlığa sahip ülkelerle komşu olmalarına karşın, akınlara, yağmacılığa, harekete ve sürekli yer değiştirmeye dayalı göçebe bir kültüre ve yaşam biçimine yönelmişlerdir.
  • Başlangıçta totemciliğe yönelen Türkler, sonraları Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinleri kabul etmişlerdir.
  • Kağanların mutlak güç ve üstün yaradılışlı oldukları inancı Türkler arasında yaygındır, kağanlık aynı aileden gelen kişilere devredilmiştir. Han, Tigin, Yabgu ve Tarkan gibi ayrıcalık belirten unvanlar kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
  • Sözlü edebiyat döneminde sığır, şölen, yuğ gibi törenlerde, saygın ve kutsal bir kişiliğe sahip olan ozanlar, kopuz çalarak koşuklar, yırlar ve sagular söylemiştir.
  • Bu dönemde kullanılan Türkçenin saf, katışıksız ve özgün olduğu görülür. Duygu ve düşüncelerin anlatımındaki akıcılık, içtenlik ve güçlü benzetme ögeleri, Türkçenin edebiyat yönünden gelişmiş ve işlenmiş bir dil olduğunu düşündürür.
  • Türk dilinin lehçelerle ayrılması, İslamiyet'ten önce gerçekleşmiştir. Türkçe, Kuzey lehçesi (Göktürkçe) ve Güney lehçesi (Uygurca) olarak bölünmüştür.
  • Bu dönemde yaygın olan edebi tür, şiirdir. Bunların nazım birimi dörtlük, ölçüsü hece, yaygın uyak türü de yarım uyaktır. Dörtlüklerin uyak düzeni çoğunlukla "aaab" biçimindedir.
  • Bu dönemin şiirleri yaygın olarak kollektif ve anonim özellikler taşır. Bunlar arasında konu benzerliğinin yanı sıra biçimsel ortaklık da söz konusudur.

IV. İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI

Sözlü Edebiyat (Destan Devri)

Güzel sanatlarla ilişkili olarak edebiyat, bütün toplumlarda olduğu gibi Türklerde de din törenlerinden doğar. Edebiyat ürünleri sözlü ve yazılı olmak üzere iki biçimde oluşur.

Başlangıçtan İslamiyet'in kabulüne kadar geçen dönemde bilinen en önemli yazılı eserler, 8. yüzyıla aittir. Bundan önceki devirlerde, sözlü bir edebiyatın bulunduğu kesindir. Bu devrelerde oluşmuş, kuşaktan kuşağa aktarılarak varlığını sürdürmeye çalışmış bu edebi ürünlerin çoğu, zamanında yazıya geçirilmediği için kaybolmuştur. Bilinenlerse çeşitli ulusların kaynaklarında yazıya geçmiş olanlar ve unutulmadan yazıya geçirilebilenlerdir.

Sözlü edebiyat, yazı öncesinde, insanın duygu ve düşüncelerini, beden dili ve müzikle ortaya koyduğu dil ürünleridir. Sözlü edebiyatta, söyleyen ile dinleyen arasında yüksek düzeyde coşkulu bir iletişim gerçekleşir. Bu da söyleyenin belli bir ritim ve ahenkle konuşması, dinleyenin de bu ritmi ve ahengi yakalamasıyla sağlanır. Bu nedenle de sözlü edebiyat dönemi ürünleri ölçülü ve uyaklı parçalardan, yani şiirlerden oluşmuştur. Burada şiirin daha kolay ezberlenmesinin, insan zihninde daha uzun süreli muhafaza edilmesinin de payı vardır.

Türk boyları içinde "şaman, kam, ozan, baksı" gibi adları olan insanlar, hekimlik ve büyücülüğün yanında aynı zamanda şairdir. Din törenlerinde müzik eşliğinde şiirler söylerler. Görüldüğü gibi sözlü edebiyat geleneği şiire dayanmaktadır. Bu döneme ait ilk şiirler koşuklar, sagular, destanlar, hatta savlardır. Sözlü edebiyat geleneği şiir tarzında ve anonim ürünlerden oluşmuştur.

Yabancı etkilerden oldukça uzak, yerli ve milli bir edebiyattır. Türk topluluklarının doğa, hayat ve tarih olayları karşısındaki tavrını ve estetik zevkini yansıtır.

Yazılı Edebiyat

Yazılı edebiyat, duygu ve düşüncelerin, şekil ve sembollerden oluşan yazıyla ifadesidir. Yazar, edebiyatın ana unsuru olan dili kullanarak bir metin oluşturur, okuyucu da bu malzeme aracılığıyla metni anlamaya, çözümlemeye çalışır.

Türkler arasında yazının kullanılmaya başlamasıyla ortaya çıkan döneme "yazılı edebiyat dönemi" denmiştir, ancak yazının kullanılması, sözlü edebiyat geleneğini ortadan kaldırmış değildir; sözlü edebiyat varlığını kesintisiz olarak sürdürmeye devam etmiştir.

Türkler arasında yazının başlangıcı, eski çağlara gider. Yaygın bir görüşe göre yazıyı ilk kullanan Türk devleti Sakalar'dır. Göktürk yazısının bu yazıdan geliştirildiği düşünülmektedir. 5. yüzyılda Uygurlar da özel bir yazı türünü kullanmıştır. Aynı dönemde Yenisey Kırgızları tarafından yazılmış olan mezar taşları bulunmuştur.

Göktürk yazısının miladın ilk yüzyılında ortaya çıktığı düşünülmektedir. Eski Tük yazısı olan bu yazıya karakter benzerliğinden dolayı rünik (oyma) Türk yazısı da denir. Göktürk alfabesi 38 harften oluşur. Bunların 4'ü ünlü, 34'ü ünsüzdür. Ünsüzlerin çoğunun birden çok harfle gösterilmesi söz konusudur. Göktürk harfleri keskin, düz çizgilerden oluşur ve birbirinden ayrı yazılır. Kelimeler sağdan sola doğru yazılır ve kelimeler arasına (:) işareti konur.

Türk edebiyatının bilinen ilk yazılı metinleri, Orhun Anıtları (Göktürk Kitabeleri) dir. Günümüzden 1200 yıl önce oluşturulan bu yazıtlar, Türkçenin en eski yazılı metinleri olarak ele alınmış, anlatımının içtenliği ve akıcılığı; dilinin yalın ve derinlik taşıması yönünden de işlenmiş, gelişmiş bir edebiyat ürünü olarak kabul edilmiştir.

Bu yazıtlar içeriğiyle Şamanizm inancını ve göçebe kültürünü yansıtır. Bu yazıtlara Türkler bengü taşı demiştir. 'Sonsuz (edebî)" anlamına gelen "bengü" sözü, göçebe kültürü açısından dinsel bir kavramdır. Ayrıca yazıtlarda "kağan" tanrısal güce sahip bir kişi olarak anlatılmıştır, bu da göçebe yaşamda yöneticiye ne kadar çok değer ve önem verildiğinin bir göstergesidir.

Göktürk yazısının dışında Uygurların kullandığı bir yazı da mevcuttur. Uygur yazısı 18 harften oluşur. Bu yazı sisteminde sesleri birbirine yakın olan ünsüzler tek işaretle gösterilir. Bu yazı da sağdan sola doğru yazılır. Göktürk harfleri taş üzerine kazılmaya elverişliyken Uygur (Soğd) harfleri kağıt üzerine yazılmaya daha uygundur. Bu alfabe ses ve şekil yönünden yetersizdir. Bu harflerde Türkçenin doğru yazılıp okunması güçtür.

8. yüzyıldan itibaren Uygur Türklerine ait olduğu bilinen dinî metinlere rastlanmıştır. Bunlar çoğunlukla kağıt üzerine yazılmış parçalardır. Bu yazıların büyük çoğunluğu dinî bir içeriğe sahiptir.

Bu konulara da göz atın

Sitemize içerik eklemek ister misiniz ?